top of page

Amerika'da Arkadaşlıklar Hakkında...


San Diego'ya ilk ayak bastığım günü hatırlıyorum. Çok sıcak bir Mayıs günü, zorlu bir yolculuğun ardından, önce tren istasyonuna, oradan da başlarda hiç sevmediğim ama sonra çok zor ayrıldığım yeni evime ulaşmış, bavullarımı açmış, nereden ve nasıl başlamam gerektiğini düşünüyordum. Tanıdığım tek bir insan yoktu. Hatta öyle ki, haftasonunun gelmesini hiç istemiyordum. Çünkü ne gidecek yer, ne de görüşebileceğim birileri vardı. Cuma'dan Pazar'a dizi izliyor, dışarı çıkmayı zinhar red ediyordum. Bu, birkaç hafta böyle gitti. Kiminle konuşsam, "Kendine 6 ay ver..." diyor, insanlarla nasıl tanışabileceğim konusunda vaazlar veriyordu. Bu motivasyon konuşmalarıyla bir ümit önce spora, sonra sörfe yazıldım. Spor salonuna, toplamda 5 defa olmak üzere sadece ilk iki hafta gittim. Sörfü ise, ilk derste kafama tahtayı yiyip yarı baygın şekilde karaya çıkartılmam sonrasında zirvede bıraktım. Tüm başarısız denemelerin ardından, hem okul hem de iş koşuşturmacasının başlamasıyla, kendimi yavaş yavaş buradaki hayata dahil olurken buldum. Kısa süre sonra ilk yabancı arkadaşımı edindim. Ben ona Türkiye'de işe develerle gitmediğimizden, o bana bildiği türkçe küfürlerden bahsetti derken samimi olduk. Bir süre sonra o beni başkasıyla tanıştırdı. O başkası, bir başkasıyla tanıştırdı ve zamanla, kocaman bir arkadaş grubunun ortasında, her hafta bir başka kırmızı plastik bardaklı ev partisinde buldum kendimi.

Bu büyük partilerde, yüzlerce insanla denk geldim. Denk gelmekten kastım, sadece bilinçli olarak tanışma girişiminde bulunmak değil. Tezgahın kenarından geçmeniz için size yol verirken bile hemen kendilerini tanıtıyor, adınızı soruyorlar. Bu şekilde kendine Victoria adını laik gören Asyalılarla, daha kolay olacağını düşünerek kendini "Iceberg" olarak tanıtan Berk'lerle, neyin kısaltması olduğunu sadece kendisi ve Allah'ın bildiği "JB" vb. lakaplı iki harflilerle ve daha türlü türlü tiple karşılaşıyorsunuz. Normalde denk bile gelmeyeceğiniz insanlarla kaynaşıyor, uzun uzun konuşuyorsunuz. Ki bu kırmızı plastik bardaklı ev partilerini, her arkadaş grubunda organize eden sanırım 2-3 kişilik bir tarikat var. Bu kişiler, ertesi gün temizliğine üşenmeyen, koca gönüllü ev sahibelerinden oluşuyor. Bu şekilde, aynı insanlarla birkaç hafta ara ile birilerinin evinde sürekli bir araya geliyor, arkadaşlığınızı pekiştiriyorsunuz. Böylece, birinci senemin sonunda, artık iyi kötü bir çekirdek arkadaş grubu edinmiş, hangi aktiviteyi yapmak istediğimde, kimi arayacağımı yavaş yavaş çözmeye başlamıştım.

Bana göre, arkadaşlık anlamında Amerika'daki en büyük sorun, sürekli bir devinim olması. Dün beraber keyifle yemek yediğiniz arkadaşınız, bir sabah uyanıp size ülkesine dönme kararı aldığını söyleyebiliyor. Veya, yeni tanıştığınız ve çok sevdiğiniz arkadaşınızın, yalnızca 3 aylığına oraya yerleştiğini öğrenip üzülebiliyorsunuz. Dolayısıyla, Amerika'da kimseye bağlanmamanız gerekiyor. Aklımın bir köşesinde hep bunu tutmaya çalışsam da, her dönen arkadaşım ile birlikte üzüldüm, her yeni gelen ile aynı heyecanı paylaştım. Aylar aylar geçti ve zamanla, başta nefret ettiğim bu şehrin artık evim olduğunu hissetmeye ve buradaki yaşantıya alışmaya başladım. O noktadan sonrası, hep yeni insanlar kazanmakla ve yeni anılar biriktirmekle geçti.

Eğer Amerika'ya geldiyseniz ve yalnızlık çekiyorsanız, öncelikle şunu kabullenin: Burada hiçbir zaman Türkiye'deki iç içelik olmuyor. Ne kadar yakın arkadaş da olsanız, özellikle Amerikalı'lar, bizlere göre çok daha bireysel ve yalnız vakit geçirmeye meraklılar. Ben buraya ilk geldiğimde, İstanbul'dan kalan alışkanlığımla, daha Salı gününden Cuma gününe planlar yapıyor, eğer bir Cuma akşamını evde geçiriyorsam, sanki ben uyuduktan sonra dünyanın üstüne gökten bir disko topu indirilecek, tüm dünyanın katılımıyla devasa bir parti düzenlenecek ve ben bütün eğlenceyi kaçıracakmışım gibi dertleniyordum. Sonra sonra gördüm ki, Amerikalı'lar, bizim kadar "dışa dönük" olmayı dert etmiyorlar. Sosyalleşmeyi de öyle. Cuma akşamı spora giden de var, evde Netflix izleyerek koltukta uyuyakalan da. Canları çıkmak istediğinde ise, çoğu zaman ya aynı gün ya da birkaç saat içerisinde planlarını yapıyorlar. Ben de bu düzene ayak uydurmaya çalışırken, kendi kendime vakit geçirmekten aslında ne kadar keyif aldığımı keşfetmeye başladım. Ve bir gün bir baktım, eve kapanıp saatlerce aynı koltukta, sadece ihtiyaç molaları vererek, o senenin tüm Oscar Adaylarını izlemişim ve koca hafta sonu geçmiş gitmiş.

Bütün bunlar demek değil ki, ebediyen yalnız kalacaksınız, sizi öldükten 3 gün sonra komşular bulacak. İlla, doğal akışında karşınıza birileri çıkıyor ve hiçbiriyle tarzınız uymasa, sonunda bir tanesiyle uyuyor. O noktadan sonrası ise, çok daha farklı bir dostluk oluyor. Çünkü buradaki insanların hemen hepsi, alışkın oldukları birilerini ve bir şeyleri geride bırakarak buraya geliyorlar. Alışma sürecinde yanınızda olan insanların ise, yeri hep ayrı oluyor.

4. senemin sonunda ise anlıyorum ki, gerçekten çok klişe ama doğruymuş "zamana bırakmak" sözü. Ben, hayatta edindiğim en kıymetli arkadaşlıklarımın bazılarını burada edindim. İyi arkadaşın, yalnızca kötü günde seni dinleyen değil, mutlu günde de, senin için kıskançlık beslemeden, içten sevinebilen kişi olduğunu, burada öğrendim. Güzel vakit geçirmek için hangi restoranda olduğunuzun önemi olmadığını, insanın muhabbetinden keyif aldığı insanlarla olduğu müddetçe, mobilyasız bir evde yere oturup saatler geçirebileceğini de öyle.

Diyeceğim o ki, eğer Amerika'ya yeni geldiyseniz ve kimseyi tanımıyor olmaktan mutsuzsanız, üzülmeyin. İnanın, buraya yeni gelen insanların yüzde 90'ı aynı şeyi yaşıyor. Tanıdıklarıyla gelip küsüşen, sevgilisiyle gelip ayrılanlar da hiç az değil üstelik. Herkes, bir şekilde bir yerinden yepyeni bir hayata dahil oluyor. Ama gerçekten yoluna giriyor ve sonrası hep çiçekler, böcekler.

Son Yazılar
bottom of page