top of page

Tropik Cennet: Tulum

  • Writer: as-ozcelik
    as-ozcelik
  • Aug 11, 2019
  • 5 min read

Updated: Aug 18, 2023

Bir Avrupa şehri ne kadar güzel olsa da, bana göre çoğu Avrupa şehri birbirini andırır. Bayıldığımız sahil kasabalarının çoğu veya Amerika'nın iki zıt eyaleti için de genellikle aynı şey geçerlidir. Fakat bugüne kadar gördüğüm yerler arasında, ne başka bir yere ne de birbirine benzetilemeyecek kadar otantik ve kendine has iki tropik noktadan biri Maui, diğeri Tulum'dur.

Tulum'a, Cancun havaalanından yaklaşık 2 saatlik bir araba yolculuğu ile ulaşıyorsunuz. Kapkaranlık yolda ilerlerken, bir anda upuzun bir caddenin sağlı sollu butik ve restoran ışıkları sizi sarmalamaya başlıyor. Zaten Tulum, bu aşağı yukarı 5 kilometre uzunluğundaki caddeden ibaret. Yani resimlerde gördüğünüz tüm o bambu yapımı oteller ve sahiller bu cadde üzerinde yan yana konumlanmış bulunuyor. Arabayla caddeyi boydan boya geçip araç ulaşımına imkan veren son noktada durduk. Mekanlardan yükselen davul ağırlıklı müzik sesleri, kesif bir tütsü kokusu ve oraya buraya koşuşturan şile bezi entarili turistler eşliğinde, bavullarımızı sırtlanıp, yalnızca meşaleler ile aydınlatılan onlarca otelden kendimizinkini bulup içeri girdik.

Ambiyansın etkisine kaptırıp bulabildiğimiz en ruhani kombinlerimizi üzerimize geçirdik ve akşam yemeğini yiyeceğimiz restoranda buluşmak üzere sözleştik. Bir insanın sözünü tutması, mutlaka dünyanın her yerinde önemlidir. Fakat Tulum'da, sözünüzü tutmak zorundasınız. Telefonların çekmemesi ve internet erişiminin sadece belli başlı bir kaç noktada var olmasından ötürü, arkadaşlarınız ile yalnızca "sözleşerek" buluşabiliyorsunuz. Eğer bir şekilde gecikir veya grubu kaybederseniz ise, yeni ülkenize merhaba deyin.

Gün 1: "Bu böyle olmayacak, ben kürkümü giyiyorum"

Casa Jaguar kapısından içeri adım attığınız andan itibaren Amazon Ormanları'nın orta yerine düşmüşsünüz hissiyatı veren muazzam bir restoran. Göğe yükselen tropik ağaçların altına kurulmuş ahşap masalara oturuyor ve karnınızı doyuruyorsunuz. İçeride bir de, tamamen sizin istekleriniz ve zevkiniz doğrultusunda çeşit çeşit kokteyl hazırlanan bir bar var. Dekorasyonu, menüsü, çalışanları ve kokusu ile Tulum deneyimini fazlasıyla yaşatan mükemmel bir mekan. Hazır değinmişken, "koku" konusunu biraz açmak isterim... Başta, arabadan indiğimiz anda ciğerlerimizi dolduran aynı tütsü kokusunun, bu restoran dahil tüm Tulum'da hakim olması ve yerli halkın ellerinde tütsü kasesiyle ortalıkta dolanıp caddeleri sokakları bu tütsüyle kokutmalarını çok "etnik" bulsak da, tatilin sonlarına doğru astım krizi riski ile karşı karşıya geldiğimiz dakikalar yaşanmadı değil. Öyle ki, tam koku hafiflemiş, keyifle yemeğinizi yerken, arkanızda şalvarı ve ebru desenli gömleği ile bir Meksika'lı belirip, tütsü kasesi ile koşar adım yanınızdan geçiyor ve ortalık tekrardan sis bulutuna dönüyor. Anlayacağınız, restoranda veya otel odanızda olmanız fark etmez, 24 saat bu kokuyu alıyorsunuz. Ve inanın, bir noktadan sonra tat kaçırmaya başlıyor.

Gitano yemek sonrası bir şeyler içmek amacıyla gittiğimiz, aynı tropikal dokuya sahip restoran ve bar. Aslında, tüm mekanlar doku ve dekorasyon itibariyle birbirinin aynısı. Hepsi yalnızca meşalelerle aydınlanıyor ve benzer konseptlere sahip. Gitano'yu diğerlerinden ayıran ise, etnik müzik çalan lokal DJ'ler eşliğinde dans edilen bir pisti olması. Mekan oldukça büyük; bir kısmında ağaçların altında yemek yiyor, bir kısmında DJ'ler eşliğinde dans ediyor bir diğer tarafta ise yüksek tavanlı bir barda sohbet ediyorsunuz. Kesinlikle görülmeye değer!

Keyifli bir akşamın ardından odalarımıza döndüğümüzde, otelde birkaç tatsız sürpriz ile karşılandık. Yemek öncesi hızla hazırlanırken fark etmemiş olmalıydık ki, odamızda ne su, ne elektrik, ne de pencere vardı. Daha doğrusu şöyle ifade edeyim, odada yalnızca deniz suyu akan bir musluk, tüm çabasıyla odayı aydınlatmaya çalışan zayıf bir mum ışığı ve dışarıdan içeriye herkesin elini kolunu sallaya sallaya girebileceği bir pencere boşluğu vardı. Karanlıkta el yordamıyla bavullarımızı bulup, birbirimize çarpa çarpa üstümüzü değiştirdik ve yatağımıza girdik. Gelgelelim, bu sefer de, pencereden giren soğuk rahat vermedi. Kısacası ilk sabahımıza uyanıp yorganı açtığımızda, önceki akşam duş alamadığımız için birbirine dolanmış saçlarımız, benim üstümde pijamanın üzerine geçirdiğim kürküm ve 2 kat çorabım, arkadaşımın üzerinde kapüşonunu kafasına geçirip düğüm attığı iplerden yüzünün görünmediği sweatshirt ü ile güne merhaba dedik. Grubun geri kalanı ve resepsiyona durumu anlattığımızda, Tulum'daki bütün otellerde durumun böyle olduğunu, elektrik ve su erişiminin yok denilecek kadar az yerde olduğunu öğrendik. Böylece, iç güzelliğin ön planda olduğu bir tatile başlamış olduk.

Gün 2: "Suyu yavaş yavaş döksene dişlerimi fırçalayayım"

Nomade ilk sabahımızı geçirmeyi seçtiğimiz sahildi. Burası oldukça şık bir otelin, muazzam güzellikteki plajı. Aslına bakarsanız, tüm oteller ve işletmeler boydan boya aynı sahil üzerinde bulunuyor. Dolayısıyla bu mükemmel sahilde gününüzü geçirmeniz için, bir çok seçeneğiniz var. Nomade'ı bana göre diğerlerinden ayıran, güneş batımına doğru başlayan partiler ve ambiyansı. Belli bir saatten sonra, sahil misafir girişine kapatılıyor ve müziğin sesi yükseliyor. Siz de, akşamın ilerleyen saatlerine kadar burada müzik dinleyip keyifli vakit geçiriyorsunuz.

Hartwood geçirdiğimiz günün gecesinde, yemek yemeyi kararlaştırdığımız yerdi. Burası da, ambiyans itibariyle Casa Jaguar'dan çok farklı olmayan, keyifli bir restoran. Yemekleri de mükemmel. Rezervasyonsuz girmeniz biraz zor olabilir. Dolayısıyla önceden aramakta fayda var.

Geliş geçiş hep içeriden yükselen müzik seslerinin dikkatimi çektiği, önünden geçtiğiniz o 10 saniyede bile sizi dans etmeye zorlayan Rosa Negra'ya, yemek sonrası barda bir şeyler içmek için gittik. Burası bana göre, Tulum'daki en keyifli restoran/bar. Sürekli bir sirtaki havası hakim ve kimileri yemek yerken kimileri masaların üstünde dans ediyor. Müzikleri, içkileri ve dekorasyonu şahane. Hiçbir yere gidemeyecekseniz bile, buraya gitmelisiniz!

Gün 3: "Gerçek Açai böyle bir şey!"

Üçüncü günümüzün sabahına, fotoğraf çekmeden dönmenin 7 yıl uğursuzluk getirdiğine inanılan Matcha Mama adlı meşhur Açai dükkanında başladık. Ben, kendi adıma, ilk Açai'mi orada yedim ve nefret ettim. Herkesin bayıldığı bu yeni moda karışım, bana hiç hitap etmemişti. Daha sonra, şehre döndüğümde Açai'ye bir şans daha vermeye karar verdim ve durumu anladım. Aslında, bizim sevdiğimiz ve şehirde yediğimiz Açai'nin gerçeğiyle alakası yok. Zira, gerçek Açai, hiçbir şekilde tatlı olmayan, sadece doğal meyvelerin tatlandırdığı bir yiyecek. Bunu baştan bilmeyi ve Açai'ye haksızlık etmemeyi dilerdim.

Azulik'in sahili gittiğimiz yerlerden bir diğeriydi. Nomade'ın hemen yanında bulunan Azulik'in de, ambiyansı oldukça güzel. Eğer kalacak bir otel arıyorsanız ve kararsızsanız, buranın eşsiz bir deneyim olacağına emin olabilirsiniz. Zira, odalarının duvarı ve tuvaletinin kapısı olmadığı söylentiler arasında. Yine de, kalmasanız dahi yapının içini gezmenizi tavsiye ederim.

Bu günümüzün gecesinde, Tulum'a gitme sebebimiz olan Day Zero Festival'e katılmak üzere, saat 01:00 sularında yola koyulduk. Day Zero, Damien Lazarus'un organize ettiği ve çaldığı, 24 saat devam eden bir festivaldi. Biz, biraz geç gidip, hem daha az yorulacağımızı hem de giriş sırasını atlatacağımızı ummuştuk. Gelgelelim, kapıya vardığımızda durum beklediğimizin tam tersi oldu. 02:00 sularında beklemeye başladığımız sıra, "ha çıktık ha çıkacağız" derken 3 saat sürdü ve 05:00 sularında içeri girmeyi başardık.

Enerjimizin çoğu bu tıklım tıkış bekleyişte zaten bittiğinden içeriye girdiğimizde bir iki "cenote" adı verilen doğal mağara gezip, gecenin geri kalanında ateş başında oturup DJ'leri uzaktan uzağa izlemeye karar verdik. Fakat bana göre, festivalin en etkileyici anları, güneşin doğmaya başladığı anlardı. Ve güneş tamamen belirene kadar, adeta bir görsel şölen yaşadık.

Gün 4: "Çok etnik olmuşsun"

Festival'den saat 09:00 suları dönüp birkaç saat uyuduktan sonra, günü geçireceğimiz Ahau Otel'in restoranı Raw Food'da kahvaltı için buluştuk. Artık limitli banyo erişim, uykusuzluk ve güneşten, kahvaltı masasındaki kimsede ilk günkü şıklığından eser kalmamış, herkes saç baş bir yanda ve kıpkırmızı suratlarla, derbeder haldeydi. Yine de yüzler gülüyordu ve bu restorandaki gizli içerikli detoks içeceklerinden bol bol tüketerek çok keyifli bir kahvaltı geçirdik.

Kahvaltıdan sonra, Ahau'nun plajndaki şezlonglarımıza yerleştik. Benim, kendi adıma, en çok sevdiğim plaj burası oldu. Hem sıcaklığı hem de içkileri çok hoşuma gitti. Özellikle çiğ balık sevenlere, "ceviche"sini mutlaka öneririm.

Casa Malca'ya, yalnızca yapıyı merak ettiğimizden, Ahau'dan yürüyerek gittik. Burası, bir zamanlar Pablo Escobar'ın eviymiş. Daha sonra renove edip, halkın erişimine açılmış. Hem otel hem de "beach" olarak hizmet veriyor. Ön avlusunda, güzel fotoğraflar çekmenize olanak veren güzel bir salıncak var. Tulum'da kadar gitmişken, görün derim.

Hartwood, son akşam yemeğimizi yediğimiz restorandı. Tıpkı bahsettiğim diğer iki restoran gibi, burası da ahşap masa ve sandalyelere oturup, tütsü kokusu ve meşale ışıkları eşliğinde yemek yediğiniz bir diğer restoran. Buranın özellikle deniz mahsülleri ve balıkları, oldukça meşhur. Porsiyonları küçük fakat gerçekten lezzetli.

Yemeğimizi takiben, ertesi sabah Cancun'a doğru yola koyulmak üzere odalarımıza çekildik. Yine cılız mum ışığında birbirimize çarpa çarpa pijamalarımızı giydik, üstümüze kürkümüzü, sweatshirt ümüzü geçirip, derin bir uykuya daldık.

Comments


Son Yazılar
bottom of page